Eric Schmidt & Jonathan Rosenberg, Grand Central Publishing, 2014
Öncelike bu kitap Google’ın arama fonksiyonlarının nasıl çalıştığı ile alakalı bir kitap değil, baştan belirtmiş olalım. Kitap, Eric Schimdt’in Google’ın 10. yılı için hazırladığı bir konferansın kitaplaştırılmış hali . Yazar kitapta Google’ın kuruluşunu, temel ilkelerini ve bu ilkelerin eski usül şirketlerden nasıl ayrıştığını anlatıyor.
Kitap Google’ın bir mühendis kafasıyla işletildiğini, çalışanların otonomisinin olabildiğince yüksek tutulmaya çalışıldığını, en iyi mühendisleri işe alabilmek ve şirkette tutabilmek için olabildiğince gayret sarfettiklerini anlatıyor ve bütün bu konular geçmişte şirket içerisinde yaşanmış olaylar ile örneklendiriliyor.
Özellikle işe alım ve çalışanlara büyük bir bölüm ayrılmış. Kitaba göre Google, para dışında motivasyonları olan, yaratıcı, çalışkan ve mütavazı mühendisleri almaya gayret ediyor. Google gibi bir firmanın doğru çalışanları bulmak için bu kadar uğraşması kulağa garip geliyor. Buradan anlaşılan ne boyutta olursa olsun, şirketler farklarını kaliteli mühendisler ile ortaya koyuyor. Yazılımcılar bir dişli gibi kolaylıkla değiştirilemiyor, özenli bir şekilde çalışacak, emek verecek, orijinal fikirler üzerine uğraşacak insanlar bulmak gerçekten de zor.
Kitap Google çalışanları tarafından yazıldığı için yazılanların ne kadarının doğru olduğunu, ilkelerine ne kadar sadık kaldıklarını bilmek mümkün değil, yine de kitap bir yazılım şirketi nasıl işletilir, bir yazılım şirketi nasıl bir kültüre sahip olmalıdır sorusuna bir yanıt niteliğinde.
Evliya Çelebi (der. Atsız), Ötüken, 2023
Kitap, Atsız’ın Evliya Çelebi’nin Anadolu seyahatlerinden derlediği bir eser. Kitap boyunca yoldaşımız olan seyyah Evliya Efendi, 17. yüzyılın ikinci yarısında, aldığı manevi işaret üzerine gezmeye başladığı coğrafyaları, şehirleri, köyleri elinden geldiğince tafsilatlı bir şekilde anlatıyor. Bu açıdan bir fihrist gibi okunabilecek bir eser fakat Evliya Çelebi buraları kuru, düz bir şekilde okuyucusuna aktarmıyor. Pek çok yerde gezdiği yerin tarihine, kültürüne, insanına dair duyduklarını ve gözlemlerini de aktarıyor, bu detaylar ile birlikte de kitap bir seyahatname hüviyetine bürünüyor.
Kitap boyunca oldukça ilgi çekici detaylara rastlamak mümkün. Bir yandan şehirlerdeki beyler ile yeniçeriler arasında çekişmelere şahit olurken ve bununla bağlantılı olarak Celaliler’i tanırken, bir yanda Tophane’de topların nasıl döküldüğü öğreniyor, bir başka yerde Evliya Çelebi’nin gemisi battıktan sonra dalgaların arasında verdiği yaşam mücadelesine tanıklık ediyorsunuz.
Son olarak altını kalın ve renkli bir şekilde çizmekte fayda var, ezbere yapılan akademik çalışmaların ve yoğun dezenformasyon faaliyetlerinin etkisinden olsa gerek, halk arasında yaygın bir şekilde Evliya Çelebi’nin anlattıklarında fazlaca mübalağaya kaçtığına dair bir yanlış inanış ve önyargı var. Halbuki bu derleme eserde bile çok az yerde bu türden anlatılara rastlıyoruz ki Evliya Çelebi’nin kendisi de bunları menkıbe olarak aktarıyor. Umarım bu yanlışlar en kısa sürede düzeltilir ve Evliya Çelebi eserleri ile birlikte hak ettiği saygıyı, ilgiyi ve dikkati görür.
Sizi de Evliya Çelebi’nin dünyasına davet ediyor, kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
George Ritzer (çev. Akın Emre Pilgir), Ayrıntı, 2024
McDonald’s yalnızca bir yemek zinciri değil. Nitekim McDonalds’ı McDonald’s yapan endüstriyel unsurlar, 20. yüzyıldan itibaren farklı biçimler alarak gıda dışındaki diğer bütün sektörlere de sıçramış durumda. Kitapta yazar George Ritzer, bu olgunun, McDonald’s’ın farklı sektörlerdeki proliferasyonunun keyfiyetini ele alıyor, sektörlerin değişimleri ve dönüşümlerini bu bağlamda değerlendiriyor ve eski halleri ile kıyaslıyor.
Basit ifadesiyle McDonaldlaşma, tüketici açısından kolay tüketilebiliri tercih etmek, üretici açısından da kolay ve öngörülebilir şeyleri üretmek ve daha üst perspektifte her şeyi üretici ve tüketici eksenli düşünmek anlamına geliyor. Tabi bu durum üretim tarzını değiştirmekle kalmıyor, üretilen şeylerin niteliklerini ve “ne yersen osun” sözü mucibince insanı da dönüştürüyor.
Yazar bu sürecin eleştirisi olarak McDonaldlaşmanın gayri insanliği doğurduğunu, bunun da uzun vadede sıkıcılığa ve iticiliğe sebep olduğunu, hem üreticiyi hem tüketiciyi hem de çalışanı robotlaştırdığı ve yüzeyselleştirdiği için yüksek verimliliği hedeflerken verimsizliğe sebep olduğunu iddia ediyor. Lokal restoranları, özel burgercileri veya “Turist gibi gezme oralı insanlar gibi gez” tarzındaki yaklaşımları buna tepki olarak ortaya çıkmış olgular olarak değerlendiriyor.
Peki yazılım alanında da bunun yansımaları var mı? Dil modelleri bunun bir örneği mi ya da güdümleyicisi mi? Günümüzde neredeyse bütün internet uygulamalarının önyüzlerinin React ve shadcn ile yazılması veya daha soyut bir açıdan yazılım ürünlerinin piyasaya sunulacakları sektörü tanımadan, kabaca bir şeylerin eklenip çıkarıldığı uygulamalar olarak tasarlanması belki böyle değerlendirilebilir.
Piyasanın üretim tarzını tanımak ve neden teknoloji ilerledikçe renksizleştiğimize dair farklı bir bakış açısı edinmek isteyenler kitabı okuyabilirler.
Prof. Dr. Halil İnalcık, Kronik, 2025
Atatürk ve Demokratik Türkiye, Atatürk devrimlerinin fikri ve siyasi temellerini ele alan, bu devrimlerin toplum nezdinde nasıl karşılandığını inceleyen ve anlamaya çalışan Halil İnalcık’ın makalelerden oluşan bir eser. Önsözde yazar bu kitabı devrimlerin yarattığı toplumsal ikiliği çözmek için hazırladığını söylüyor. Kitabın gerçekten de bu amaca hizmet ettiğini söylemek mümkün, Atatürk devrimlerinin toplumda yarattığı zıtlaşmayı anlamak için bir rehber olarak okunabilecek nitelikte.
Aslında hikaye Osmanlı’da Batılılaşma taraftarlarının, aydın İttihatçılar tarafından devrilmesiyle başlatılabilir. İttihatçılar ve sonrasında Atatürk demokratik bir devlet kurma ideali taşıyorlar.
Osmanlı’nın teokratik bir devlet olduğu unutulmamalı. Haliyle o dönemde artık tek çare olarak görülen Batılılaşmanın ne şekilde olacağı hukuki ve teknik olduğu kadar dini anlamda da bir sorun teşkil ediyor. Nitekim dönemin devrimleri hala milliyetçi mütedeyyin halk tabakasında tepki ile karşılanmaya devam ediyor. Kitabı esas alacak olursak Atatürk devrimlerinin fikri sac ayaklarının Batılılaşma (O dönem Garpçılık), milleyetçilik ve sosyal darvinizm olduğun söylenebilir. Amaç modern bir Türk milleti meydana getirmek fakat hilafet ve saltanat yanlısı geniş bir kesimin buna müsaade etmeyeceği açık olduğundan Atatürk bu devrimleri halka zorla kabul ettirme yoluna gidiyor. Burada aydın İttihatçılığın bir devamını görüyoruz fakat bunu yaparken Atatürk’ün ifadelerinde bu devrimlerin hep halka mal edildiği görülüyor.
Yazara göre burada Atatürk’ün amacı hızlı bir şekilde modernleşmek ve Türkleri barbar addeden Avrupa devletlerine karşı elini güçlendirmek. Atatürk bunun gerçekleşmesi için yalnızca Batı’nın tekniğini değil kültürünü de benimsememiz gerektiğini düşünüyor. Türk halkının da onlar gibi yemesi, içmesi ve görünmesi onun için şart. Burada sosyo-darvinist bir tutum takınılıyor devrimlerdeki vurgu daima hayatta kalmak. O yüzden devrimler sert ve seri bir şekilde uygulamaya konmaya çalışılıyor. İşin garibi her ne kadar bu devrimler güçlü bir direnişle karşılaşmış olsa da bugün Batılı anlamda modernleşmiş tek İslam ülkesinin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz.
Bu devrimler Atatürk’ün vefatını takip eden yıllarda İslamcı halk tabakasının desteğini alan partilerle kesintiye uğruyor. Bu partilerin yükselişiyle devrimin hedeflediği kültürel devrim bir anlamda duruyor. Bunu da önce Türkçü/İslamcı sonra sentezciler denilen bir akım takip ediyor.
Kitapta değinilen şahsiyetlerden biri de Atatürk üzerinde oldukça etkili olan Ziya Gökalp. Gökalp toplumu ayrı bir organizma olarak görüyor, Türk kültürü üzerine yükselen bir Türk modernitesini idealize ediyor. Zaten görünüşe göre ne kadar Batı örnek alınırsa alınsın, modernleşmede atılan adımlar neticede başka türlü bir modernite doğuruyor. Bu yüzden Batı’yı kopya ederek Batı olacağımızı düşünmek saf bir hayal olarak kalıyor. Türkiye de, Japonya da bunun açık örnekleri.
Günümüzde ise terazinin dengeleri değişiyor. Yazar Avrupa’nın hümanist görünüp Türkiye karşıtlığı yapmaktan çekinmediğinden, Yunanistan’a verdiği destekten dem vuruyor. Avrupa Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası olarak görmüyor, Kıbrıs hala bir ülke olarak tanınmıyor. Buradan ve son yıllardaki siyasi gelişmelerden yola çıkarak Türkiye’nin modernleşmesinin çoğulculuğa ve yayılmacı bir politika güdümünde tarz değişimine gidecek gibi görünüyor.
Yazar kitabı noktalarken yine uzlaşmacı bir tavır takınıyor. Ona göre ancak millet sevgisi toplumu bir arada tutabilir ve potansiyel bir ortak ideolojiye götürebilir.
© 2026 Furkan Erdem
Hakkımda